Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2012 Pazartesi

Kayserispor 1 - Fenerbahçe 1

Süper Lig'in 1-2 sene öncesine kadar ligin en zor deplasmanı sayılan ve şampiyon adaylarının sene başında hesap yaparken puan kaybını tahammül edilebilir olarak gördüğü deplasmanındaydı Fenerbahçe pazar gecesi. Elbette Şota'dan sonra Kayseri eski gücünden yoksundu ve belki de en önemli özelliği olan sıkı savunmayı kaybetmiş, hatta ligin en kötü savunma yapan takımlarından biri haline gelmişti. Galatasaray'ın da Arena'da 1-1 berabere tamamladığı Gaziantep maçının da rüzgarını arkasına alarak çıktı Fenerbahçe Kadir Has Stadı'na.

Fenerbahçe'nin onbirinde bir sürpriz olmadı. Sezer'in son haftalarda sergilediği iyi performans Kocaman'ın Baroni'sini kesecek seviyede değildi. Aslında burada Baroni konusuna bir parantez açmak istiyordum ama Fenerbahçe'nin şu an en büyük probleminin Alex'li sisteme devam etmesi ve elinde Alex ayarında bir yetenek bulunmaması olmasından ötürü parantez açmaktan öteye gitmek istiyorum.


Alex gittikten sonra çok tartışılan Alex'li sistemin de artık oynanmaması beklenirdi ancak Kocaman aynı oyun düzenini devam ettirdi ve Alex'in yerine Baroni'yi yerleştirdi. Baroni'nin hücum özelliklerinin sınırlı olması, Alexvari asist ve pasların yanından dahi geçemiyor olması Fenerbahçe'nin hücüm gücünü önemli derecede düşürdü ve düşürmeye devam ediyor. Sezer'in son zamanlardaki etkili performansını Kayseri'de de gördük. Gökhan Gönül Sow'a pas verdiği pozisyonda direkt kaleye vurmayı düşünse asist hanesine 1 puan yazdırabilirdi Sezer. Ancak  Fenerbahçe'nin hücumdaki yaratıcı oyuncu eksikliğinin ilacı Sezer Öztürk değil. O bölgeye çok daha ofansif bir oyuncu dahil edilmeli. Baroni'nin hücümdaki yetersizliğinin yanında da savunmaya katkısı çok az olunca(Alex'in yerinde oynadığı zamanlarda) Kocaman'ın istediği o mücadeleci takım rüyaya dönüşüyor ve üstelik eski hücüm kalitesinden de uzaklaşmış oluyor.


Özetle Fenerbahçe'nin sezon başında Baroni'nin oynadığı bölge olan Mehmet Topal'ın önü ve 4-2-3-1'in ikilisinden biri en büyük problemken şu an yine Baroni'nin oynadığı 4-2-3-1'de üçlünün ortası en büyük problem haline geldi. Baroni'nin bütün özelliklere ''biraz'' sahip olması Fenerbahçe'yi kısır bir döngüye soktu. İlk problem Meireles'in transferiyle çözüldü. İkinci problemin nasıl çözüleceğini bekleyip göreceğiz.


Kayseri maçında Fenerbahçe'nin belli dönemlerdeki baskılarına rağmen bunu uzun bir süreye yayamadığını ve rakibini bunaltamadığını gördük. Caner'in çok etkili olamaması ve Kuyt'un tam bir kanat oyuncusu olarak oynanaması Fenerbahçe'nin kanat organizasyonlarının koordinasyonlu bir şekilde gelişmesini engelledi. Burada Hasan Ali için birkaç şey söylemek istiyorum. Fenerbahçe'nin en istikrarlı oyuncularından biri olmasına rağmen performansı bir türlü vasatı aşamıyor. İsabetli ortası neredeyse yok. Bu kadar göze çarpmamasının nedeni kanaatimce ortalarının çok kötü yerlere gitmemesi. Topu ceza sahası içine düzgün bir şekilde yolluyor ama bu denemeler 'talihsiz' sıfatına haiz olmaktan öteye gidemiyor.

Kayserispor maçında Fenerbahçe'nin beraberliği kurtarmasındaki en büyük etkenlerden biri de milli maçlar dışında kesinlikle iyi bir sezon geçiren Volkan. Yaptığı saçma bir boşa çıkma hatasının dışında mükemmel oynadı ve çok önemli kurtarışlar yaptı.Volkan'nın en büyük özelliklerinden biri Fenerbahçe'nin çok iyi oynamadığı ve pozisyon verdiği maçlarda yüksek konsantrasyonla oynamasıdır. Fahiş hatalarını çoğu kez Fenerbahçe'nin iyi oynadığı ve rakibin çok az geldiği maçlarda yapmıştır. Son dönemde takımın gerek saha içi gerek saha dışında liderliğini üstlenmesi mental olarak ne kadar yol kat ettiğinin bir göstergesi kuşkusuz. Bu Volkan'a takımın her zaman ihtiyacı olacaktır.



2012-2013 sezonunda, sarı-lacivertliler iki ileri bir geri giden takım izlenimi vermekte, bu aynı zamanda Baroni'nin takım içindeki rolüne uyum süreciyle de paralellik gösteriyor. Lafı fazla uzatmadan şunu söylemek gerekir ki; nasıl oynarsa oynasın Alex'sizliğe Baroni ile alışmaya çalışmak, bir Fenerbahçe taraftarı için tartışmasız işkence kategorisinde yer almakta ve yer almaya devam edecek.

26 Kasım 2012 Pazartesi

Fenerbahçe 4 - Gençlerbirliği 1

Alınan bir galibiyetin 4-5 sıra atlattığı puan tablosuna sahip bir sezonun 13. haftasında Pazar akşamı saat 19.00'da ligin iyi hücum eden ekiplerinden Gençlerbirliği ile karşılaştı Sarı-Lacivertliler. Beşiktaş'ın Akhisar karşısındaki rahat galibiyeti ve Melo'nun moral bozucu katkısının üzerine maç yapacak olmak bir dezavantajdı kuşkusuz. Üstüne üstlük Alex'siz ilk Gençlerbirliği müsabakasıydı bu maç, Gençlerbirliği ile bir alıp veremediği vardı Büyük Kaptan'ın zira. Tüm bunlara rağmen maçın özelikle ikinci yarısında tüm takım bayrağı Alex'ten devraldı, sezonun en güzel futbolarından birini ortaya koyarak ligdeki en gollü galibiyetini elde etti.


Maç analizine Gençlerbirliğini tebrik ederek başlamak istiyorum. 43. dakikada hızlı gelişen bir atakta golü yiyene kadar Fenerbahçeli futbolcuların 3 pas dahi yapmasına izin vermeyen bir baskı kurdular. Bununla birlikte  bu durumun en az 5-6 pozisyonda Fenerbahçe'nin kalesine kadar etki etmesi Volkan'a da zor anlar yaşattı. Bir Anadolu takımının İstanbul'da bu kadar dirençli tam saha baskı yaptığına uzun dönemdir tanık olmamıştım, fakat sonuç olarak bu uygulama ikinci yarı Ankara ekibinin iyice oyundan düşmesine sebep olacaktı, devre biterken yenen gol de bu süreci hızlandırınca fatura ağır oldu.


Gençlerbirliği'nin bu sezon hücumda en büyük kozu kanat organizasyonlarıydı. Fakat durum önceden farkedilmiş olacak ki Aykut Kocaman önlemini almış gözüktü. Önceki maçlarda kritik bölgede köprü görevini iyi üstlenemediği için sıkça eleştirdiğimiz Baroni, bu maç rakip kanatlar kanada yakın ya da çizgide her topla buluştuğunda yardıma gelerek takım savunmasına büyük katkı sağladı. Hurşut Meriç iyi kullandığı koridorları bulmakta güçlük çekti, kenar hücumları çökünce Gençlerbirliği ofansı da çöktü. Üretilen iki net pozisyon da duran topla ortaya çıktı ki bunlardan birinin gol olması Gençler'in en büyük şansıydı. Devrenin bitimine iki dakika kala Meireles'in kaptığı topla driblingine başlayan Kuyt, Sow'un sağ taraftan yaptığı ısrarlı koşuyu farkedip muazzam zamanlama ile topu önüne bıraktı, Sow enfes vuruşuyla Başkent ekibinin kabusunun temellerini attı: 1-1. Sow'un skor dağılımına değinmek gerekirse benim her zaman tercih edeceğim bir gol rejimine sahip. Fenerbahçe'ye geldiğinden beri 2 gol birden attığı maç hatırlamıyorum, özellikle bu sezon istikrarlı bir şekilde teker teker gollerini atmaya devam ediyor. Defans oyuncusu kadar santraforun da istikrarı  önemli, olabildiğince fazla maçta skor katkısı yapan forvet, bir hafta hat-trick yapıp 1 ay yatan forvetten her daim daha değerlidir.


İkinci yarı devre kapanırken yenen golün de etkisiyle bambaşka bir Gençlerbirliği, dolayısıyla da bambaşka bir Fenerbahçe vardı. Oyunun üstünlüğünü tamamen eline geçiren Sarı-Lacivertliler Baroni'nin ısrarla sol bölgede top almaya başlamasıyla o kanattan atak üstüne atak geliştirdi, Gençler kalesine üçlü oyunlarla devre boyunca saldırdı. İkinci yarıda soldan gelişen 5 tane net organizasyon izledik,  biri Sow'un rovöşatası(Ramazan'ın şık kurtarışı Sow'un rovöşatayla gol bulma yüzdesini %40'lara düşürdü) ile, biri yine Sow'un 2. gol yasağı nedeniyle yaptığı isabetsiz vuruş ile, diğer ikisi ise golle sonuçlandı. Hasan Ali'nin hücumda en iyi yaptığı şey olan doğru bindirmelerinin de bu üretkenlikte payı yadsınamaz. Son golde çizgiye inmeyi tercih edip yerden kestiği orta için onu tebrik etmek isterim, zira diğer türlüleri pek nitelikli ortalar olmuyor genellikle.


Sezer-Topal değişikliği son derece mantıklı bir hamleydi, bu değişiklik yapılırken dakikaların 57'yi göstermesi de ayrı bir şaşkınlık sebebiydi. Sezer yine oyuna girdiği gibi sorumluluk almaktan çekinmeyen tarzını sahaya yansıttı, taşıdığı topta kazanılan serbest vuruşu Sow bekletmeden Meireles'e aktardı. Meireles'in futboluna daha öncelerden tanıklık eden herkes, driblingin üstüne o kadar rahat şut imkanı yakalarsa bunun sonucunda yaşanacakları az-çok tahmin edebilir kuşkusuz: 2-1. Bu dakikadan sonra iyiden iyiye dağılan Gençlerbirliği maç sonuna kadar hiçbir varlık gösteremedi, saniyeleri saymaya başladılar. Bana göre maçın yıldızı Baroni'nin arkadaşlarını hücumda çok doğru yerlerde topla buluşturması, yaptığı şık asist ve oyunun iki yönünü bu denli iyi oynaması onunla ilgili şüphelerimi yok edemese de ertelememi sağladı diyebilirim. Bununla birlikte 'Marsilya Fatihi' Bekir'in yakaladığı özgüvenin de etkisiyle sık sık hücuma destek vermesi ve topu oyuna iyi sokması, Sezer'in formunun devam etmesi, Sow'un bir eksiği olarak gördüğüm arkası dönük topları alıp bunları servis etmeye özen göstermesi, haftalardır özlemini çektiğim Semih Şentürk'ü oyunda görmek bir Fenerbahçeli olarak beni mutlu eden anektodlar oldu.

Fenerbahçe'nin ve Aykut Kocaman'ın her geçen gün olumlu gelişmeler kat ettiği bir gerçek. Fakat hala çözülmesi gereken problemler mevcut. Öncelikle Stoch'un formu son derece endişe verici. Son maçlarda ilk 11'de şans bulmasına rağmen bu durumu aleyhine çevirdiğini düşünüyorum. Geçen sezon iyi bir form yakaladığını belirtmek durumundayız, ama attığı insanüstü gollerin bunda payı çok büyük. Oyunun sürekli olarak  hiçbir zaman içinde değil, gereğinden fazla top kaybı yapıyor ve süratli olmasına rağmen sık sık oyunu yavaşlatıyor. Artık topu soldan alıp her sağa çektiğinde rakip savunma olacakları bildiğinden önlemini almış oluyor, en büyük hücum kozuna da büyük darbe almış durumda. Geçen sezon Alex'in yokluğunda forvet arkasında iyi işler yapmıştı aslında ama şuanki şablonda böyle bir fırsat yakalaması da söz konusu olmayacaktır. Bir dahaki maç oyuna direkt olumlu etki edemezse formayı Caner'e kesin olarak kaptıracağını söyleyebiliriz. Sezon başında kulübeden gelip çok daha verimli bir futbol ortaya koymuştu kendileri, umarım formu böyle gitmez. Şu Kuyt meselesine gelelim; çoğu Fenerbahçeli şuan Hollandalı'nın futbolundan memnundur şüphesiz. Ben de onun isteğini, asist ve golleriyle skora yaptığı katkıyı göz ardı edemem. Sezon sonuna kadar böyle oynasa kimseye şikayet hakkı doğmaz tartışmasız. Ama sezon başında Sow kulübedeyken tek forvet oynayan Kuyt'u hatırlayınca şuan sağ kanatta oyununun kalitesinin iki gömlek düştüğünü söylemeden edemiyorum. Bu formdaki Sow'u kesmek mümkün değil, çift forvete dönülse kulübenin yolu Baroni'ye görünür ki bu da oyun şablonunu değiştirecek ve her şeyi baştan kurmayı gerektirecektir. En azından takım fena gitmiyorken kimse buna cesaret edemez. Bu ikilem kesinlikle kafa yorulması gereken bir problem teşkil etmekte. Halihazırdaki şablon korunduğunda ise en büyük haksızlığa Milos Krasic uğruyor ve uğramaya devam edecek. Sakat olmadığını biliyoruz, transfer döneminde Aykut Kocaman'ın büyük isteğiyle takıma dahil edidiğini de. Ondan vazgeçmek fazla kolay olmadı mı? Sezona sakatlıkla başlamasına rağmen ilk 11'de çıktığı Antep ve Bursa maçlarında gayet etkili oldu, iki maç kötü oynadı diye süreklü kadro dışı kalması çok düşündürücü ki o maçlarda da aldığı toplam süre 55-60 dakika, en azından 18 içinde yer almalı. Hepsini geçtim bugün cezalı bir kanat oyuncusu varken bile kadroya dahil edilmemesi çok şaşırtıcı. O, iyi mi kötü mü olduğuna kanaat bile getirilemeyecek kadar az süre alan bir oyuncu olmamalı şüphesiz. Umarım bilmediğimiz birşeyler vardır aksi takdirde Fenerbahçe bu haksızlığın da bedelini ağır ödeyecektir. 

23 Kasım 2012 Cuma

Marsilya 0 - Fenerbahçe 1


Uefa Avrupa Ligi C Grubu'nda en yakın rakibiyle 2 maç kala arasındaki puan farkını 5'e çıkarmış olan bir Fenerbahçe düşünelim, zira böyle bir takım var. Bu takım Marsilya deplasmanından 1 puanla döndüğü takdirde son maç evinde Gladbach'tan 3 fark yemezse grubu lider tamamlayacak. Son olarak da bu takımın teknik sorumlusunun Aykut Kocaman olduğunu belirtelim. Tüm bu veriler ışığında 'Fenerbahçe Velodrome'a beraberliğe gidecek, maç boyu kendi yarı alanına hapsolup çaresizce gol yemeyi bekleyecek ve neticesinde mağlup olup geri dönecek' şeklinde bir tahmin yapsaydık, Türkiye saati ile 22.05'e kadar sanırım herkes bizimle aynı fikirde olurdu. Nitekim günümüz futboluna hakim normlar baz alındığında Marsilya deplasmanına beraberlik için gitmek hiç de mantıksız değil. Mantıksız olan taraf, Fenerbahçe futbol takımının son 1,5 senedir kendi alanına yaslandığı her maçın hüsranla sonuçlanması ve bu duruma bugüne kadar herhangi bir çözüm üretilememesiydi. Fenerbahçe bugün ilk defa böyle maçlarda aslında nasıl savunma yapılması gerektiğini anlamış gözüktü, bunun üstüne Bekir'in yaptığı eşek şakası da eklenince bu zorlu deplasman tadından yenmez bir Güney Fransa macerası olarak kulüp tarihindeki yerini aldı.


Aykut Kocaman normal şartlar altında 3 gömülü orta saha oyuncusu kullanarak orta alanı kalabalık tutma güdüsüyle maça başlayıp, ileride top tutma imkanını ortadan kaldırırcasına hareket ederdi. Sow tek başına rakip defansla dövüşür, Kuyt tek başına tam saha pres yapmaya çalışır, en az 8, bazen 10 oyuncusu ile kendi yarı alanına doluşur ve alan savunmasını becerememeye yemin etmişçesine sahaya kötü dağılırdı Fenerbahçe. Yarı  alanında bu kadar kalabalık olmasına rağmen rakip hücumculara herhangi bir tehdit teşkil edecek düzeye çıkamazdı takım savunması. Fakat Marsilya karşısında gerçekten yapılması gereken müdafaa yapıldı. İlk yarıda Fransız ekibinin kanatları kullanmayı pek fazla tercih etmemesi, bunun üzerine Sarı-Lacivertliler'in de diagonal anlamda topun yoğun olarak oynandığı alanı daraltması maçın gidişatına direkt etki yaptı. Marsilyalı oyuncular Fenerbahçe yarı sahasına girdiği anda bu daraltma sonucu temeli atılan Kuyt ve Caner'in yardımlarıyla ikili, kimi zaman üçlü baskılar yaparak rakibin top oynamasına izin vermedi. Baroni yine bölgeler arası bağlantıyı tam anlamıyla kuramasa da topu saklayıp takımının Marsilya yarı alanında çoğalmasını sağlayıcı hamleler izletti bizlere. Savunma yapmanın kendi sahasına doluşmaktan ibaret olmadığını, ileride top tutarak ve çok adamla yardımlaşmalı şekilde rakibe basarak çok daha sağlıklı bir defans futbolu oynanabileceğini anlamış gözüken Aykut Kocaman'ın öğrencileri, ilk yarıda Hasan Ali'nin ters kademede geç kaldığı ve Andre Ayew'in topu dışarı yolladığı pozisyon dışında neredeyse hatasızdı. Hasan Ali için birşeyler söylemek gerekirse savunmada her maç düzenli olarak yaptığı hataları bir kenara bırakalım, hücumda yaratıcılığının neredeyse sıfır olması Fenerbahçe'nin en büyük handikaplarından biri olarak son maçlarda dikkatimi çekmekte. Çizgide topla buluştuğunda çizgiye paralel attığı zorlama paslar ve bu pasları atmadan önce kendini şartlaması futbolunun kalitesini düşürüyor. Doğru bindirmeleri yapsa da açtığı ortalar genelde amaçsızca ve plansız, nitekim pozisyona dönüşmüyor. Ziegler'i çok aradığımı söylersem ona haksızlık etmiş olurum ama bu eksiklerinin üzerine gitmesi gerektiği kanaatindeyim.


2004 senesinden beri -Alex'in gelişine tekabül eder- Fenerbahçe duran toplarda, özelikle kornerlerde her daim tehlikeli bir takım olmuştur şüphesiz. Alex'in bu durumun oluşmasındaki payı tartışılamaz fakat duran toplardaki verim kadro yapısı ne kadar değişirse değişsin hiç azalmadı. Duran top Fenerbahçe takımında artık bir kültür haline gelmek üzere ve bu durum her yeni üyeye de sirayet etmekte, teknik ve mantıklı bir açıklama yapamıyorum fakat her şey ortada zaten. Geçen sezondan beri sanırsam Aykut Kocaman'ın çalışılmasını ısrarla istediği korneri pas ile kullanma mevzusunun nedenini anlamış değilim. Üstüne üstlük bu yöntem takımın duran toplardaki verimini gözle görülür şekilde düşürmekte, bugüne kadar bir fayda sağladığını görmüş de değilim. Bu taktiğin yanına geçen sezon Süper Final'de Beşiktaş maçında ilk defa denenen ve Egemen'in kendi kalesine attığı golle sonuçlanan ön direk çalışmaları da eklendi. Baroni ön direğe koşu yapan Gökhan'a yumuşak kısa bir orta kesiyor, Gökhan kafayla arkaya aşırarak bir hava topu karambolü yaratıyor, defansın dengesi bozulmaya çalışılıyor. Nitekim olumlu sonuçlar da verdi, pas ile başlama mevzusuyla kıyaslarsak fevkalade diyebiliriz. Fakat hiçbiri bugün dakikalar 40'ı gösterirken yaşadıklarımızla mukayese edilemez. Gökhan'ın kafa pasında penaltı noktasında topla buluşan Bekir'in topu göğsüyle yumuşattıktan sonra yaptığı şeye burada gerçekten değinmek istemiyorum, çünkü ne diyeceğimi bilemiyorum. Zaten olanları herkes gördü, Fenerbahçe devrenin bitimine 5 dakika kala 1-0 öne geçti diyelim, kafi.


Maçın ikinci yarısında tur için varını yoğunu ortaya koyması gereken, çok daha saldırgan bir Marsilya ile karşılacağımızı umuyorduk fakat Fransız ekibi Fenerbahçe'nin sağlam savunma kurgusunun ikinci yarının başında da devam etmesiyle beklenen reaksiyonu gösteremedi. Sarı-Lacivertlilerin direnci maç boyunca kırılamadı, bu da fizik olarak üst düzey bir takım yolunda ilerlendiğinin bir kanıtı olarak gösterilebilir. Ayew'in soldan gelen ortaya vurduğu kafa ve Gökhan-Bekir ikilisinin çizgiden çıkardığı top dışında kaydadeğer bir şekilde Fenerbahçe ceza sahasına giremeyen Marsilya çareyi devre boyunca şut atmakta aradı, son derece etkili şutlar da izledik fakat bu sefer de Volkan devredeydi. Maçın son 15 dakikası Fenerbahçe kalesi Marsilya tarafından ablukaya alınsa da skor değişmedi ve temsilcimiz 5. maçında 13. puanını alarak kendisine ait olan Türk takımlarının Avrupa kupalarında bir grupta en yüksek puan (15/2009-2010 sezonu Uefa Avrupa Ligi) toplama rekorunu kırmaya da oldukça yaklaştı.


Gladbach maçı 1. ve 2. belli olduğundan ötürü formalite maçına dönüşecekti ve maç sonu yaptığı açıklamaya kadar en büyük korkumuz bu maçta Aykut Kocaman'ın rotasyon yapmayacağı düşüncesiydi,  'Avrupa tecrübesi olmayan oyuncularımın şans bulacak' cümlesi derin bir oh çektirdi açıkçası. Marsilya karşısında sergilenen mental üstünlük rövanşlı maçlarda da sergilenebilirse, oynanan doğru futbol bugüne özgü kalmazsa bu takım Avrupa Ligi'nde rakibi kim olursa olsun iddiasını sürdürecektir. Daha fazlasını konuşmak için belki de şimdilik erken ama bu maçtan sonra Fenerbahçeli futbolseverlerin geleceğe umutla baktığına eminim. Hayal kırıklığına uğramamaları ise en büyük temennim olacak.

-MERT TEZCAN

22 Kasım 2012 Perşembe

Yerçekimsiz iktidar nelere mal olur?

''Bütün videolara baksınlar, sahada yirmiye yakın kamera var. Benim ağzımdan bir kelime çıktıysa lisansımı yırtarım. Ama çıkmadıysa da başkaları lisansını yırtsın. Eğer hakaret ettiğimi kanıtlarlarsa çocuğumun ölüsünü görmek nasip olsun bana.''


Malumunuz, geçtiğimiz cumartesi oynanan Eskişehirspor-Fenerbahçe karşılaşması son yıllarda tanık olduğumuz en tuhaf ve anlaşılmaz hakem kararlarından birine sahne oldu. Maç içinde ve sonrasında o kadar çok bilinmeyenli bir denklem haline dönüştü ki, olayların gidişatı, değerlendirilme ve kamuoyuna yansıtılma şekli tamamen çığrından çıktı; bu topraklarda alışık olduğumuz üzere.

Öncelikle bu yaşanan hatalar ve gaflar silsilesinin önce aksiyon içindeki ayağından başlamak gerek. Hakem Fırat Aydınus, maçın 27. dakikasında Veysel Sarı ve Caner Erkin'in içinde bulunduğu bir hava topu mücadelesinde, karşılıklı yapılan bariz iki faulü(Veysel Caner'in sırtına binerek ivmeleniyor, Caner de Veysel'i engellemek için kolunu gayrinizami şekilde yana açıyor; sadece arka kamera görüntüleri olduğu için dirsek atıp atmadığını söyleyemiyoruz) çalmayıp oyunu devam ettiriyor, ve sonrasında kim tarafından söylendiği belli olmayan 'lan'lı bir cümleyi duyup, kimin söylediğinden gayet emin bir şekilde Caner'i sonradan öğreneceğimiz üzere haksız bir kırmızı kartla ihraç ediyor. Maçın ertesi günü de Ersin Düzen'in Veysel Sarı ile birebir telefon görüşmesi yaparak(konuşmayı biz duymamış olsak da, Ersin Düzen gerek sosyal medyada, gerek televizyon ekranındaki dürüstlüğü ve temiz haberciliğiyle kendisine bu konuda yeterli güveni sağlayabilmiş bir kişidir) müthiş bir habercilik örneği gösterdiği konuşmadan da Caner'in tek kelime etmediğini, Veysel Sarı'nın kendisinin Caner'in faul yaptığını düşündüğü için pozisyon sonrası refleksif bir içgüdüyle ''Bunu da çalmayacaksan neyi çalacaksın lan'' dediğini öğreniyoruz. Bu noktada şu 'lan' meselesine birkaç kelamla açıklık getirmek gerek: Bu ülkede nüfusun çok büyük bir çoğunluğu, cümlesine çeşitli yakıştırma ve lakaplarla(hacı, kanka, oğlum, abi, vb.) başlayıp, cümlesini ünlem yerine kullanılan küfür veya argo kelimelerle sonlandırır. Bunun avamlıkla, eğitimsizlikle, görmemişlikle falan da alakası yoktur açıkçası, bu bir kültürdür ve toplumun içindeki cinsi grupların birbirine entegrasyonu sonucu bu diskur sadece erkeklere özgü olmaktan da çıkmıştır; dolayısıyla ne dilsel ne de sosyolojik bir ayıptan bahsedebiliriz. İçerisinde hafif bir dayılanma barındırması dışında, iyi tahlil edildiğinde ''Bunu da çalmayacaksan neyi çalacaksın lan?'' cümlesinin bir Türk oyuncusu tarafından kullanıldığında ''Bunu da çalmayacaksan neyi çalacaksın be adam!'' demekten pek bir farkı yok açıkçası. Zaten o kadar ağır bir karar ki, Veysel Sarı maçın ardından sıcağı sıcağına yaptığı röportajda ''Caner benim küfrettiğimi söylemiş ama ben bir şey söylemedim, Caner'in de bir şey söylediğini duymadım'' demişti. Ersin Düzen'le yaptığı mevzubahis telefon görüşmesinde ise şöyle trajikomik bir itirafta bulunacaktı kendisi:

''O pozisyondan sonra hakeme doğru ''bunu da çalmayacaksan neyi çalacaksın lan'' dedim. Maç sonrasında da küfretmediğimi söyledim çünkü sadece 'lan' demiştim. Caner'in kırmızı kart görmesinin sebebinin 'lan' kelimesi olduğunu bilmiyordum.''

Fırat Aydınus kendi yakın çevresinde nasıl bir jargonla konuşuyor bilmiyorum; fakat iki oyuncunun da maç içi/maç sonrası şaşkınlığının bu derecede olması bizi Fırat Aydınus'un kararının samimiyeti ve dürüstlüğüyle ilgili düşünmeye sevk ediyor. Hakem yönettiği maçın bir anlamda hem pozitif açıdan hem de vicdani açıdan yargıcıdır. Kararlarını oyuncuların ve maçın içinde bulunduğu koşullara göre yeniden gözden geçirmeye ve yorumlamaya hakkı vardır, olmalıdır da. Fırat Aydınus o pozisyonda Caner yerine o kelimeyi gerçekten kullanan Veysel Sarı'yı da -kendince haklı bir şekilde- oyundan atsaydı da, bu kararın ağırlığı değişmeyecekti.

Bu olayların ikinci ayağı ise, medya ayağı. Ersin Düzen'in dürüst haberciliğinden bahsetmiştik; fakat önümüzde utancımızdan yerin dibine girmemize sebep olacak bir örnek daha var: Ertem 'Bu adam neyin nesi?' Şener ve düstursuz televizyonculuğu. Bahsettiğimiz zat, bahsi geçen tartışmalı hakem kararı ve maçtan sonra, canlı yayında alakasız bir şekilde Fırat Aydınus'un özel yaşam alanını, apartman yöneticisiyle, komşularıyla, aidatıyla Beyaz TV ekranlarına koymakta sakınca görmeyip, bu yaptığı 'flaş' habercilikle böbürlenmeyi de ihmal etmedi. Bu yaptığı televizyonculuk kisvesi altındaki etik dışı hareketin affedilir tarafı yok maalesef. Ne söylesek boş.


Kontrolsüz yetki kullanımı sadece Ertem Şener ve Beyaz TV ile sınırlı değil tabii. Fenerbahçe Yönetimi ve Aykut Kocaman, maçtan sonra yaptığı açıklamalarda, '3 Temmuz'dan beri' sergiledikleri demagojik politikalara bir yenisini ekleyip, Fırat Aydınus'un bu kararının kasıtlı, planlı ve bilerek yıpratıcı olduğunu ima etmekten geri dur(a)madılar. Yaşanan sürecin zaten doğru ve kurallarına göre yönetilmediği bir gerçek; lakin Fenerbahçe camiası her ne kadar çeşitli itibarsızlaştırma politikalarına haksız bir şekilde maruz kaldıysa da bu süreç içerisinde hedef saptırmayı, yapay gündem yaratmayı, ''ben yaptıysam diğerleri on katını yaptı''cı büyük başkanını, ırkçı söylemde bulunan futbolcusunu, tartıştığı gazeteciyi evinden aldırmakla tehdit eden kaptanını savunmayı da ihmal etmedi hiçbir zaman. Bu olaydan sonra da şişirilmiş bir kibrin, her şeyi yapabileceğine inanan otoriter bir kurumsal anlayış biçiminin birleşmesi sonucu bittabi kendisini ''müşteki değil karar organı'' addetmekte de sakınca görmedi. Yönetim bu süreci yapıcı kılmaktan hala çok uzak; ama neyse ki Aykut Kocaman Marsilya maçı öncesi yaptığı basın toplantısında 'lan' kelimesi yüzünden bir oyuncunun atılmaması gerektiğini, ama bu hata yüzünden de Fırat Aydınus'un linç edilmesinin insani olmadığını söyleyerek hatasını biraz olsun telafi etmiş oldu. Fakat bazı şeyleri telafi etme konusunda hep bir sonraki fırsatı kollamayıp, o fırsatın ayağınıza gelmesini beklerseniz çok geç kalmış olabilirsiniz. Aykut Kocaman'ın çarşamba günü ancak yapabildiği yapıcı açıklamalar Fırat Aydınus'un Arsenal-Montpellier maçını yönetmek üzere havaalanına sivil polis koruması eşliğinde gitmesini engelleyemedi.

Fenerbahçe yönetiminin yaptığı şeyin aynısını, Eskişehirspor yönetiminden de görmek, olayın aslının gün yüzüne çıkmasını ve herkesin en doğru şekilde kendisine ders çıkarmasını önleyici bir etmendi. Gene Ersin Düzen'den öğrendiğimiz üzere, Eskişehirspor yönetimi Veysel Sarı'nın canlı yayına bağlanarak sahada yaşananların iç yüzünü anlatmasına izin vermemişti. Doğruları söyleyip, olağan şüpheliyi geç de olsa aklamaya çalışan oyuncusunun özgür iradesini bu şekilde yok saymak, 'medeni' ve 'gayet yaşanılabilir' yakıştırmalarıyla övülen bir şehrin birincil futbol kulübüne hiç yakışmayan bir hareketti.


Gene hassas temas gerektiren bir süreci, bayağılığımız ve avamlığımızla yüzümüze gözümüze bulaştırmış bulunuyoruz. Sürece o kadar çok eleman dahil oldu, ve bu elemanlar bütün etik ve vicdani normlardan o kadar bağımsız davrandılar ki, sonunda geleceği çok parlak olan bir hakemimize 'hakemliği bırakma' seçeneğini dahi düşündürtebildiler. Yapılanlar aslında yazının başında alıntıladığım, Caner'in maç sonrası takım otobüsünde FB TV'ye verdiği röportajdan bir kesitle başladı. Caner'in bu tepkisini anlayabiliyorum; fakat maç sonrası takatini koruması gerekirken hala gözdağı ve boyundan büyük yeminlerle tepkisini şekillendirmesi #düdüğünüasfırataydınus kampanyasını başlatır nitelikteydi. Ayrıca ne kadar suçsuz olursa olsun, yaptığı işi ne kadar önemsediği de hiç önemli değil, bir haksızlık sonucunda kendisini aklamak için çocuğunun ölüsü üzerine yemin etmeye ne gerek, ne de hakkı var Caner'in. Bunu yaparak aslında saha içindeki haklılığını da bir nebze olsun kaybetti Caner, takımının 10 kişiyle gösterdiği müthiş mücadele ve direnişin de önüne geçti böylece. Caner'in bu davranışının ön ayak olduğu galeyan halinden etkilenen Fırat Aydınus hafta içindeki maçta kötü bir performans gösterse, hadi tek bir maçı geçtim, gerçekten hakemliği bıraksa, ucundan da olsa Aydınus'un ekmeğiyle oynamış olmayacak mıydı? Halbuki maç sonrası haksızlığa uğradığını daha iddiasız ve büyük boylu laflar etmeden söyleseydi, Kuyt ve Meireles'in yaptığı gibi takımın müthiş mücadelesinden bahsetmeye biraz olsun zaman ayırabilseydi, buna Aykut Kocaman da çarşamba günü takındığı tavrın aynısıyla maçtan hemen sonra eşlik edebilseydi, ne Ertem Şener bu terbiyesizliği yapmaya cüret ederdi, ne de Fenerbahçe yönetimi o kibirli ve tehditkar bildiriyi yayınlardı. En nihayetinde yurt dışında ülkemizi başarılı bir şekilde temsil etmeye çalışan bir hakemimizi, hafta içi yöneteceği Şampiyonlar Ligi maçına kafası rahat bir şekilde gönderebilirdik; hatta hakemliği bırakmayı düşünmek yerine, yaptığı hatanın mahcubiyetiyle iç muhakemesini yapmaya fırsat bulup özür bile dilerdi.

Biliyorum; bazen çok fazla hayal kuruyorum.

13 Kasım 2012 Salı

İnanalım mı?

Marsilya-Gladbach beraberliği ile birlikte Limassol maçından, Mersin-Galatasaray beraberliği üzerine de Orduspor maçından 3 puanla ayrılan Fenerbahçe Uefa Avrupa Ligi'nde ve Süper Lig'de haftanın kazananı oldu kuşkusuz. Meireles'in dönüşünün takımın şablonunu doğrudan etkilediği aşikar olsa da, uzun vadede başarı sağlayacak sistemin bu olduğu hala tartışma konusu. Kanımca yapılan tercihler takıma zarar vermeye devam etmekte.


Limassol maçıyla ilk 11'de Meireles'in yerini alması ve Selçuk'un kulübeye dönüşü Topal'ın da takım içindeki rolünü değiştirmiş gözüküyor. Selçuk'un top çıkarırken yaptığı sürekli hatalar ve Baroni'nin maç içinde kendi yarı alanına neredeyse hiç uğramaması top dağıtma görevini Mehmet Topal'ın üzerine yıkmıştı ki bu kesinlikle ondan beklenmesi gereken bir iş değil. Neyse ki Meireles imdada yetişti ve kendini fazla sıkmadan soğukkanlı oyunu, doğru pas tercihleriyle takımın topu hücuma taşıma problemini aşmasına yardımcı oldu. Havada süzülerek giden milimetrik uzun pasları da gözlerimizin pasını sildi.


Sow'un sakatlık iddialarıyla dalga geçercesine rakip defansla verdiği ikili vücut 'savaşları' son günlerde taraftarın da dikkatini fazlasıyla çekmiştir tahminimce. Maçın 10. dakikasında yine onlardan birini bizlere izleterek pozisyonu yoktan var etti, Stoch'a pasını çıkardı ve vasat bir şut sonucu Fenerbahçe korner kazandı. Baroni'nin ortasında defanstan dönen topu iyi takip eden Kuyt, kaleciyi geçtikten sonra şık ve ölçülü bir vuruşla takımını öne geçirdi, Avrupa arenasındaki 7. maçında 5. golünü atarak 15 gollü Alex, 12 gollü Tuncay ikilisine sinyal vermeye devam etti. Gökhan Gönül'ün yanlış hatırlamıyorsam ilk hücuma çıkışında yaptığı ortada Baroni'nin topu şık bir şekilde Sow'un önüne indirmesi sonucu Senegal'linin istekli oyunu gole süslenmiş oldu. İkinci yarıda Fenerbahçe Aykut Hoca'nın kendini fazla sıkmama bahanesine sarılarak durağan futboluna devam etti. Vahşi bir set hücumu uygulayarak oyunu rakip sahaya yıktı Sarı-Lacivertliler görmeye alışık olduğumuz şekilde, nitekim Sow'un doğru koşuları sonucu pozisyonlar da geldi fakat ikinci yarıda skor değişmedi. Maçın ilk 5 dakikasındaki bocalama dışında Limassol'un kendi yarı sahasında sürekli rahatsız eden ve rakip forvetleri kovalayan bir defans hattı gördük. Kademede derinliğin kaybolmasına izin verilmedi, Meireles'in de yine bu konuda hakkını teslim etmeli.


Pazar akşamı Limassol'den çok daha zorlu bir rakip olan Orduspor karşılaşması, Galatasaray'ın Mersin deplasmanında puan kaybetmesinin üzerine takımın taraftarına kavuştuğu maç olduğu da düşünülürse heyecan verici bir mücadele olacaktı. Bütün camia maç öncesi Orduspor'dan ve Hector Cuper isminden çekiniyordu ve haksız sayılmazlardı. Fakat bu maçta yine Aykut Kocaman'a yapacağımız eleştiriler olacaksa da Karadeniz ekibi karşısında uyguladığı genel taktiğin mevcut veriler ışığında mantıklı olduğunu belirtmeliyiz. Şöyle ki; Aykut Kocaman sürekli kilometrelerce koşan bir takım yaratmak istediğini söyleyedursun, Fenerbahçe'nin hücum stili ortada ve bu stille Cuper'in sağlam savunma hattını aşmak hiç de kolay olmayacaktı. Takım Baroni, Meireles, Stoch ve Mehmet Topal gibi hatırısayılır şutörlere sahip. İki maç ilk 11 çıkarak Caner'in formunun yanından geçemeyecek olduğunu gösteren Stoch'ta bu maç da ısrar edilmesi bu tezi destekler; bu dörtlüye talimat verilmiş: 'Defanstan dönen her topa ve kaleyi net gördüğünüz her pozisyonda düşünmeden vurun.' Maçı sağlıklı izleyen her Fenerbahçeli de bunun farkına varmıştır kuşkusuz. Sonucu da gayet verimliydi; Orduspor kalesine maç boyunca 20 şut çekildi, bunların aşağı yukarı 15' ceza sahası dışındandı, 7 si kaleyi buldu, %90'ı son derece etkiliydi, 2'si direkten döndü ve 1'i gol oldu. Bu taktiğin bu maça özel olduğu varsayımında kimse için problem yok, ama bu devamlı hale gelirse iş çok farklı boyut kazanır. Her şeyden önce iyi bir takım bunlara ihtiyaç duymamalı, bol koşulu ve hareketli bir hücum yaratmaya yönelik hamleler yapılmalı. Mantıklı düşünürsek zaten bir futbol takımını şütörlerin üzerine kuramazsınız, o basketbol için geçerli olabilir. Umarım bu senaryo Orduspor maçından ilerisine uzanmaz.


Maça biraz daha değinirsek, Limassol maçındaki gibi sağlam ve hatasıza yakın oynayan bir Fenerbahçe defansıyla karşılaştık. Bekir-Yobo ikilisi Stancu ve Hasan Kabze'yi sürekli kovaladı ve Orduspor'a pozisyon imkanı vermedi. Kendi yarı sahasında ikili yardımlaşmalarla hücumcuların alanlarını daraltarak rahat paslaşma imkanı Orduspor'a tanınmadı. Rakip yarı sahaya dağılma problemi bu maçta da su yüzüne çıkmadı, Sarı-Lacivertliler oyunun büyük bölümünü Ordu yarı alanına yıkmayı başardı. 11. dakikada maç boyunca hem sağda hem solda sürekli top kovalayan Kuyt'un çok beklenti içine girmeden attığı ara pasta topla buluşan Sow, defans ikilisi arasından Ronaldo(9) gibi geçti, Fornezzi'nin kapattığı köşeye Drogba gibi vurdu ve durum 1-0 oldu. Sow'un bu ölü veya ölmeye yakın pozisyonları rahatça gole çevirişlerini hayranlıkla izlemeye devam edeceğiz sanırım. İkinci yarıya da ilk yarıdaki görüntü hakimdi. Fenerbahçe Orduspor kalesini yoklamaya devam etti, geçen hafta sonradan oyuna girerek takıma tempo getiren ve iyi iş çıkaran Sezer Öztürk orta alanda buluştuğu topla cesurca kaleye yöneldi, düzgün bir şut çıkardı: 2-0. Golden sonraki sevinç de en az Sezer'in küçük oğlu kadar görülmeye değerdi. Sezer'in durumu takım açısından son derece sevindirici, onu kazanmak bu maçı kazanmaktan da önemli olmalı Fenerbahçe için. Gerek sergilediği karakter-büyük külübe gelip ağır sakatlık yaşadıktan sonra ismi unutulmak üzereyken yeniden doğmak kolay iş değil-  gerek yeteneğiyle özel bir oyuncu.



Son olarak Aykut Kocaman'a bu maçla ilgili yöneltilmesi gereken birkaç eleştiri daha olduğu kanısındayım. Sürekli koşan bir takım yaratılmak istendiği söyleniyor ve Fenerbahçe'nin durumu ortada. Alex gittikten sonra yapılan 1-2 maçlık tam saha baskıdan eser kalmadı, durarak oynanan futbol belki takımın en büyük problemi. Meireles 77. dakikada oyundan çıkmasına ve sakatlığından dolayı kendini fazla sıkmadığı açıkça görülmesine rağmen takımın en çok koşan ismi, bu durum kesinlikle sadece onun Premier Lig macerasıyla açıklanamaz. Bununla birlikte Meireles Fenerbahçe'nin en çok koşan oyuncusu olmasına rağmen sahanın en çok koşan 5. oyucusu ve birileri hala koşan takım yaratmaktan bahsedebiliyorsa burada büyük bir çelişki söz konusudur. Maçın 87. dakikasında yapılan Sow-Selçuk değişikliği neyin nesidir, amaç nedir? Bir Fenerbahçeli olarak soruyorum; değişiklikle alakalı olsun olmasın 87'de yapılan bu hamlenin üzerine 90+2'de  gol yenildiğinde çıldırmamak elde mi? Sanırım bu soruları sormaya ve mantıklı cevaplarını alamamaya devam edeceğiz. Olsun, sevdik bir kere deyip geçelim nedir ki?


4 Kasım 2012 Pazar

Akhisar Belediyespor 1 - Fenerbahçe 2

Ligdeki kötü gidişe ve deplasmandaki 180 günlük galibiyet orucuna son vermek adına Akhisar Belediyespor maçı son derece makul bir fırsattı Sarı-Lacivertliler için. Maçı 2-1 kazanarak iki olumsuz duruma da son vermeyi başardılar, fakat kötü futbola son vermeye pek niyetleri yok gibiydi.


Tüm tartışmalara ve taraftarın olumsuz tepkisine rağmen yine Selçuk-Topal-Cristian üçlüsünden oluşan orta sahayla başlandı maça. Fenerbahçe'nin hücumdaki yaratıcılığına tartışmasız balta indiren bu orta saha, bunun aksi varsayımında da ne yazık ki yanlış kurgulanmış durumda. Taktik gereği arka ikiliden biri savunmaya yakın, diğeri hücuma daha çok destek verecek şekilde oynamak durumunda. Savunmaya yakın olan ismin Selçuk olması, Mehmet Topal'ın oyununu da son derece verimsiz hale getirmekte. Topal'ın en belirgin özellikleri kademedeki dikkati, pas yollarını kontrolü ve beklere getirdiği yardım. Fakat bu sistemde Baroni ile ne şekilde olduğunu anlayamadığımız bir dayanışma platformunda pas trafiğini düzenleme ve top çıkarma görevini üstlenmiş durumda. Selçuk'un yaptığı tek olumlu şeyin oyunu rahatlatıcı paslar olması ve gömülü oynamasına rağmen yukarıda saydığımız gerekleri yerine getirememesine Topal'ın hücum yönünün kısıtlı olması da eklenince ortaya çıkan görüntü içler acısı. Bu problemin Aykut Kocaman tarafından görülememesine herhangi bir açıklama getirmek çok zor. Baroni'ye gelirsek şaka gibi fakat Alex'in boşluğu onla doldurulmaya devam edildiği sürece her şey daha kötüye gidecek. Madem Alex'in devrinin kapanması istendi, o zaman artık bir sistem değişikliği söz konusu olmalı. Baroni'nin Fenerbahçe'ye duran toplar, rakip defanstan dönen topları tazelemek ve kontrolsüz topları güzel paslara dönüştürebilmek dışında sürekli katkısı olabileceğine inanmıyorum.


Maçın başlamasıyla birlikte rakip yarı sahaya Antalya maçına oranla daha iyi dağılan bir Fenerbahçe seyrettik. Fakat oyun o kadar durarak oynandı ve uygulanan başarısız set hücumu o kadar çıkmaza girdi ki, ilk yarının tamamında Hasan Ali-Stoch ikilisinin birbirlerini kaçırmaya çalıştığı çaresiz ve talihsiz çırpınmalarla dolu kanat organizasyonları sergilendi. Gökhan'ın Sertan'ın kulağına dokunması sonucu kazanılan serbest vuruşta Selçuk'un Çağdaş'ı arkasına almasına rağmen engel olamadığı kafa vuruşu ile Akhisar golü buldu. Fakat Süper Lig'in en niteliksiz hücum hatlarından birine sahip olan Ege ekibinin Anıl'ın hamleleri dışında topu rakip alanda olumlu kullanamayışı Fenerbahçe'nin biraz bu durumun da etkisiyle ikili baskılarla rakip atakları rahatça def etmesi, Akhisar'ın 1 gol daha bulabileceği izlenimini vermedi; Gökhan'ın Volkan'a geri pasındaki ıskanın bizleri 2005-2006 sezonundaki Schalke maçına götürüşünü saymazsak tabi. Çok geçmeden kazanılan serbest vuruşta Kuyt'un kendini unutturması ve Baroni'nin muazzam ortası skoru 1-1'e getirdi. Sonrasında  Stoch'un arka direğe kestiği ortayı Selçuk'un sürpriz koşusunu iyi takip ederek kafayla asiste çeviren Kuyt -Sow'un Selçuk'a koridoru yaratan yönelmesini de es geçmeyelim- maçın adamı olmayı garantilemişti artık. Çift forvetin geride top alanı olmaktansa, sağ açık oynamayı yeğleyen bir görüntü sergiledi Hollandalı. Bana göre kanat oynatılarak verimi ne kadar düşürülse de, takımın en başarıya doymuş ismi olmasına rağmen ortaya koyduğu karakter takdire şayan. Kesinlikle dün de galibiyeti en çok isteyen oydu, emeğinin karşılığını da 3 puanı neredeyse tek başına almış oldu.


İlk yarıdaki oyun mantığı basit pas yapmak olmasına rağmen saydığımız sebeplerin de etkisiyle bunu da sağlıklı yürütemeyen takıma ikinci yarıdaki Sezer Öztürk hamlesi gözle görülür şekilde olumlu etki yaptı. Futbol oynamayı unutmuş olmasını beklemek yerinde olacakken, sahadaki dakikalarını orta alana tempo getirerek ve pas trafiğini düzenleyerek gayet iyi kullanan Sezer'i tebrik etmeliyiz şüphesiz. Her şeyden önemlisi Selçuk'u görmekten sıkılan Fenerbahçeliler'in Sezer ısınmaya başladığında yaşadıkları mutluluk birtakım şeyleri anlatıyor zaten. Diri gözükmeyen, rakip savunmaya yaptığı baskıyı da bu maç askıya alan Sow'un yakaladığı üç pozisyonu değerlendirememesi -biri son derece zor bir gol vuruşuydu- ve Akhisar'ın son dakikalardaki baskılı oyununun sonuç vermemesiyle birlikte skor değişmedi ve Fenerbahçe zirveden kopmamak adına önemli sayılabilecek üç puanı hanesine yazdı.


Son olarak Fenerbahçe'nin problemlerinden birinin daha bu maç iyiden iyiye su yüzüne çıktığını belirtmek gerekecek sanırım. Aykut Kocaman'ın oynattığı sisteme Sow'un bir türlü uyum sağlayamaması Sarı-Lacivertlilerin hücumunu geriye götürmekte. Son derece durağan set hücumu Sow'a etkili olabileceği boş alanları yaratamıyor. Onun dışında her türlü golü atabilmesinin de katkısıyla komplike bir forvet olarak nitelendirebileceğimiz Senegalli'nin arkası dönük oynayamaması, üstüne üstlük takımın hücum yapısı gereği ceza yayında sürekli arkası dönük topla buluşmasına rağmen bunları olumlu kullanamaması gol yollarında hatırı sayılır büyüklükte tıkanıklık yaratmakta. İlla ki bu tarzda oynanmaya devam edilecekse, Semih Şentürk bu oyunlar için çok daha mantıklı bir tercih olacaktır, ama tabii ki bir Fenerbahçe taraftarı olarak en büyük temennim Fenerbahçe hücumunun tempo ve yaratıcılık kazanmasıdır. Meireles'in dönüşü bir nebze olsun birtakım şeyleri değiştirir belki ama bu takıma çok daha köklü değişikliklerin gerekli olduğu aşikar.

30 Ekim 2012 Salı

Her şey çok güzel olacak mı?

   
Öncelikle şunu belirteyim; bu satırların maç analizinden çıkıp Aykut Kocaman eleştirisi haline dönüşmesini istemiyorum fakat bir Fenerbahçeli olarak yaşadığım hayal kırıklığından ötürü sanırım bu durumun önüne geçemeyeceğim. Taraftarlık yaşantımın en kötü günlerinden birini geçirdim ve bunun sebebi kesinlikle sadece maçın sonucu değil. Gladbach ve Beşiktaş galibiyeti, üzerine umut vaat eden oyun olarak yorumladığım Bursa beraberliği sonrası oynanan AEL Limassol ve Antalyaspor maçlarında sergilenen futbol, skorlar ne olursa olsun utanç vericiydi. Fenerbahçe Spor Kulübü büyük bir emeğin ürünüdür; ego çatışmalarına ve kendini saçma sapan kanıtlama çalışmalarına kurban gitmesi gereken son kulüplerden biridir, kimsenin göz göre göre bunu yapmaya hakkı yok.

 
AEL Limassol maçı için konuşmak gerekirse, Aykut Kocaman tartışmasız bu maça beraberliği yeterli görerek çıkmıştır. Burada konuşulması gereken 'Fenerbahçe gibi bir takım Limassol ayarında bir takımı her zaman yenmeye çıkmalı' anlayışının çok uzağındadır. Modern futbol bu görüşleri ve gereklerini terk edeli çok olmuştur. Dolayısıyla burda teknik adamın anlayışına saygı duymak uygun olacaktır fakat gayet basitçe şu sorgulanmalıdır: '1 puan grubun şeklini ve takımın formunu göz önünde bulundurduğumuzda yeterli midir?' Cevabı tartışmayalım, Gladbach 4, Marsilya 4, Fenerbahçe 5 ile, Fenerbahçe 7 arasındaki farkı sadece C grubunun puan tablosuna bakarak anlayabiliriz, peki Aykut Kocaman bu esnada nereye bakmaktadır? İki gömülü orta alan oyuncusunun önünde Baroni'yi oynatmak savunma adına yapılan bir hamle midir yoksa oyunu rakibe teslim eden bir hamle mi? Tam saha baskı sadece bir kişiyle mi yapılır? O kişinin adı üç orta saha ile maça çıkılmasına rağmen hala orta alanda topla buluşup oyun kurmaya çalışan Dirk Kuyt mıdır? Taktisyen olmak kornerlere pasla başlamak mıdır? Kuyt ve Baroni'nin takım içindeki gerçek rolü nedir? Orta sahada 3 oyuncu ile başlanmasına rağmen tek becerileri hızlı çıkıp son pasları tek pas olarak vermek olan Limassol'e karşı yine tek topla orta sahanızın geçilmesine ve sayısız pozisyon verilmesine getirilecek açıklama nedir? Akla ilk etapta gelen bu soruların cevabını sanırım Aykut Kocaman hiçbir zaman veremeyecek.

Maçın ilk 15 dakikası topa hakim olmaya çalışan ve nispeten bunu başaran bir Fenerbahçe gördük. Fenerbahçe set hücumunu ne kadar rakibe kabul ettirmeye çalışsa da rakip yarı sahada hücum esnasında yapılan top kayıpları ve bu kayıpların 2. bölgeden 3. bölgeye geçişlerde yapılmaya başlamasıyla Limassol maçı da kabusa dönüşmeye başladı. Baroni'nin pozisyon bilgisi takımda ona verilen rolün de büyük etkisiyle takımın sahaya dağılımını derinden etkileyecektir, bu maçta da durum farklı olmadı. Hücumda çoğalma probleminin Hasan Ali'nin bindirmeleriyle aşılmaya çalışıldığı her atak Limassol kontrasına dönüştü. Limassol 3'e 2, zaman zaman 4'e 3 pozisyonlar buldu, gerek son vuruşlardaki beceriksizlik gerek Volkan'ın doğru zamanlamaları ve yer tutuşu bir felaketten alıkoydu sarı-lacivertlileri. Egemen'in kafa golü ise Fenerbahçe'nin AEL Limassol'a attığı kazık olarak literatürdeki yerini aldı.

Antalyaspor maçı Galatasaray ile aradaki puan farkını korumak ve ligde ikinciliğe oturarak moral bulmak açısından son derece önemli bir mücadeleydi. Mehmet Özdilek yönetimindeki Antalyaspor'un ligin en formda takımlarından biri olmasının yanında skoru direkt etkileyebilecek hücum oyuncularına sahip oluşu Fenerbahçe açısından büyük tehdit oluştursa da savunmadaki konsantrasyonun hala tam olarak yeterli olmayışı bende açıkca Saraçoğlu deplasmanında fark yiyecekleri izlenimini uyandırmıştı. Limassol maçında sonradan oyuna giren, bütün buluştuğu topları olumsuz kullanarak hayal kırıklığı ve endişe yaratan Krasic'i ilk 11'de görünce bu maçı da onun çıkış maçı olarak tahminlerime yazdım. Alex'in yokluğu sonrası büyük ilerleme kaydeden takım için Limassol maçının bir istisna olacağı görüşündeydim. İlk 20 dakika yıllardır Alex'in de etkisiyle set hücumunu benimsemiş bir takımın buna rağmen hücumda bir türlü çoğalamayışını ve kendi yarı sahasında yaptığı hazırlık paslarını izlemekle geçti. Meirelles'in yokluğu ve onun dışında topu rakip sahaya pasla veya driplingle taşıyabilecek tek oyuncunun Baroni olması, onun da top çıkarmaya pek niyetli olmaması oyunun Selçuk Şahin'in sihirli ayaklarına teslim olacağı korkusunu yaşatmaya başladı. Her zamankinden çok daha ters giden bir şey vardı: O da Kuyt dışında takımda kimsenin ilk yarı boyunca en ufak bir koşu dahi yapmamasıydı. Üstüne üstlük takım, özellikle rakip yarı alanda o kadar kötü sahaya dağıldı ki, hücumda yardımlaşmadan söz edilmesini önleyecek derecede kareler oluşmaya başladı, ilk yarı boyunca 4-5 kere Krasic sağ kanatta topla buluştuğunda 10 metre kadar çevresinde hiçbir sarı-lacivertli futbolcu yoktu. Kuyt'ın cılız şutu dışında hücumda hiçbir varlık gösteremeyen Fenerbahçe, en sonunda İsaac'in defansın arkasına sarkıttığı top sonrası Bekir'in ağır kalması ve resmen penaltıya sebebiyet vermemek adına Diarra'ya geçiş izni vermesi sonucu golü kalesinde gördü. 5 dakika sonra Bekir'in yanlış koşusu ve akabinde Diarra'ya açtığı koridor Fenerbahçe'nin hak ettiği skorla soyunma odasına gitmesini sağladı. Koşan bir takım yaratmak istediğini her defasında dile getiren Aykut Kocaman'ın bekleri bile ilk yarıda ters kademeye girmek için koşma zahmetini gösteremezken, maç sonunda kendisi tarafından yapılan ' ilk yarıda gol yiyene kadar oyunu iyi götürdük' açıklaması ise hayatımda duyduğum en talihsiz birkaç açıklamadan biriydi sanırım. Aykut Kocaman bunları dile getirirken yalan söylemiyorsa, ciddi anlamda ayırt etme kudretini yitirmiş demektir.


İkinci yarı ise klasik bir şekilde geri düşen Fenerbahçe'nin bilinçsizce Antalya kalesinde baskı kurmaya çalışmasına tanık olduk. Günün hayal kırıklıklarından Caner'in anlamsız uzun topu sonucu Antalya savunmasının meşin yuvarlağı bir türlü uzaklaştıraması sonunda Sow tırnaklarıyla kazıyarak durumu 2-1'e getirdi. Baroni de rakip yarı sahada kalmaya karar vermesiyle oyunun iki yönünü oynamaya çalıştığı haline oranla Fenerbahçe adına daha olumlıu bir tablo çizdi ve 80. dakikaya kadar oyun Antalya yarı sahasında oynandı, Fenerbahçe  ise son pasları ve doğru koşuları yine yapamadı. Takım adına olumlu birkaç şeyden biri  Kuyt'un takım içindeki rolünü bariz yadırgamasına ve veriminin büyük ölçüde düşmesine rağmen elinden geleni yapmaya çalışarak istekli ve diri bir görüntü vermesi oldu. Son zamanlarda taktik açıdan kendini yetersiz gördüğü için boş zamanlarında oyun çizdiği söylenen Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe kornerlerinde uygulattığı anlamsız stratejiler reklam kampanyasına dönüşmekle beraber, takıma büyük zarar vermeye devam etti.
   
Maç 2-1 iken 75. dakikada sezon başından beri oyuna girmesi beklenen Salih Uçan'ın oyuna dahil olmasında art niyet aramaktan başka çarem yok ne yazık ki. Aykut Kocaman'ın Fenerbahçeliliğini hiçbir zaman tartışmam fakat artık yaşadıklarının onu neye dönüştürdüğünü herkesten önce kendisi görmeli. Üç orta alan oyuncusu sakatken ilk 11'de sanş bulamayan Salih'i o dakikada o şartlar altında oyuna almanın amacı onu günah keçisi yapmaktır, 'bakın şans vermedim diye eleştirdiniz, mental olarak hazır değil işte görün' demek içindir. Bu düpedüz 25 milyon taraftarı hiçe sayıp, egonun derdine düşmektir; uzun uzun konuşulabilecek bir konu fakat Alex'in gidişi de böyle olmadı mı zaten? Fenerbahçe üçüncü golü yedikten sonra Aykut Kocaman'ın üzüldüğüne inanmıyorum. Şu an futbol tanrısından tek dileğim var: Top ayağına ikinci değişinde kalesinde gole sebep olan Salih Uçan'ı kaybetmeyelim.
 
 
Konuşulacak, tartışılacak yanlışların sayısı haddini aşmış durumda. Aykut Kocaman ile bu iş yürüyecek gibi gelmiyor artık, onun arkasında duranlarla da. Fenerbahçe'nin kafa yapısı açısından derin yeniliklere, vizyon sahibi beyinlere ihtiyacı var kuşkusuz. Fenerbahçe bu sene sportif başarı yakalar mı yakalayamaz mı onu zaman gösterecek. Burada maç analizlerimi Aykut Kocaman karşıtlığından bağımsız yapmaya çalışarak devam ettirmek niyetindeyim. Artık sadece şunu biliyorum; bu sene bu takım Süper Lig'de ipi göğüslerse, sadece rakiplerine boyun eğdirmiş olmayacak.

21 Ekim 2012 Pazar

Bursaspor 1 - Fenerbahçe 1

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, Bursaspor - Fenerbahçe maçı son yıllarda Süper lig'de izlediğimiz en tempolu mücadelelerden birine sahne oldu. 90 dakika boyunca sergilenen akıcı oyun ve sistemli pas trafiği, son günlerde büyük buhran yaşayan Türk futbolu açısından teselli ediciydi. Her daim çekişmeli geçen bu rekabet bu senenin ilk maçında da izleyenleri şaşırtmadı ve ortaya yine seyir zevki üst düzey bir maç çıktı. Her iki tarafı da kazanma arzularını sonuna kadar yansıttıkları için tebrik etmeyi borç biliriz.
  

Bütün Fenerbahçe taraftarları eminim ki sağ bekte elden çıkarılan Okan Alkan'ı, orta alanda maç boyunca anlamlandıramadığımız üst düzey özgüveninin büyük desteğiyle basit futbol oynamaktan çok uzak ve bunun neticesinde takımın her atağa çıkışında yaptığı gereksiz top kayıplarıyla saç baş yolduran Selçuk Şahin yerine Salih Uçan'ı görmek isterdi. 6 eksikle gelinen Bursa deplasmanında dahi bu isimlere sanş verilmemesi Aykut Kocaman'a maçla ilgili yapacağımız eleştirilerin başında geliyor.
 
90 dakikaya hızlı başlayan ev sahibi Bursaspor'du. Son derece etkili bir pas organizasyonu neticesinde gelen ortaya, Fenerbahçe kariyerinde ilk defa bek oynayan Serdar Kesimal'in ölümcül dokunuşu ilk 10 dakikadaki baskılı oyunun meyvesiydi. Bu arada dikkat çekilmesi gereken hususlardan biriyse, Alex'in gidişinden beri demotive olması beklenen Fenerbahçeli futbolcuların Volkan önderliğinde sergilediği kenetlenmenin Serdar'ın kendi kalesine attığı golden sonraki vaziyete yansımasıydı. Santradan önce takımı toplayıp hararetli bir konuşma yapan Kaptan, Kesimal'a golden sonra o kadar hızlı sarıldı ki, Fenerbahçe taraftarının gole sinirlenmesine fırsat bile vermedi, görüntü mental açıdan son derece umut vericiydi. Golden sonra Krasic'in sprintlerine teslim olan Timsahlar, Sırp oyuncunun açtığı muazzam ortaya şık bir kafa vuran Moussa Sow'un golüne de engel olamadı, böylece sarı kanaryalar şoku çabuk atlattı. Sow'a bir parantez açmak isterim: Milli maç arasında kulüp doktoru Ertuğrul Karanlık'ın şok 'kronik sakatlık' açıklamasını Senegalli yıldız oyunuyla adeta kulübün Sow'u gaza getirme stratejisine çevirdi. Takıma geldiğinden beri en diri ve yıpratıcı görüntüsünü çizen; Kuyt, Caner ve Baroni ile beraber Alex'in varlığında söz konusu dahi olamayacak bir tam saha baskısının oluşumuna önderlik eden Sow maçtan sonra açık konuştu: 'Senegal'deyken söylentileri duydum ve gülüp geçtim. Elhamdülillah gayet iyiyim.'

Krasic'in etkili oyunu ve Fenerbahçe'nin gol arayışlarıyla geçen ilk devre sonunda ikinci 45 dakikaya yine ev sahibi ekip etkili başladı. Sazı eline alan Batalla'nın ve bana göre maç boyu takımın en etkili ismi olan, gerek koşularıyla gerek kesmeleriyle Hasan Ali'ye zor anlar yaşatan Basser'in oyunu, Belluschi'nin rakip kaleyi dövmesiyle birleşince iş yine Volkan'a kaldı ve yaptığı etkili kurtarışlarla skoru dengede tutmayı bildi. Kalan bölümde ise bu sene ligdeki en bilinçli Fenerbahçe futboluna tanık olduk. Takım halinde yapılan yerinde boş koşular, hızlı pas trafiği Daum dönemindeki set hücumunu hatırlattı, fakat takım o zamankinden bile daha tempolu gözüktü. Baroni ise Fenerbahçe'ye geldiğinden beri sadece son üç maçtır takıma istenen faydayı verebiliyor. Pozisyon bilgisi ve oyunu okuma yeteneğinin eksikliğini attığı kritik gollerle örten Baroni'nin yerine doğru yerlerde topla buluşup basit oynayan, oyunu rahatlatan ve pas dağılımına önderlik eden kalburüstü bir playmaker profili karşımızdaydı.


Ne kadar dün yine eleştirilse de Krasic yerine giren Stoch'un gayreti, topu olumlu kullanması, akıcı oyuna sağladığı uyum gözümüzden kaçmadı. Böyle bir Stoch yedek kulübesinde olduğu sürece kadro genişliğine olumlu etkisi tartışılamaz hale gelecek kuşkusuz.

Bu kadar olumlu vaziyetin dışında Aykut Kocaman'ın göremediği ya da görmek istemediği problem Dirk Kuyt. Sene başındaki performansından oldukça uzak görüntüler çizmeye devam eden Hollandalı'nın bu durumunun sebebinin kesinlikle takım içindeki rolü olduğu kanısındayım. Sezon başında Feyenoord günlerine atıf yaparcasına tek forvet oynarken gösterdiği performans herkes tarafından alkış almıştı. Arkası dönük topla buluşup oyunu yönlendirmesi, gücü, gereğinde topu saklayıp servis yapma imkanı söz konusu olduğunda her şey mükemmeldi onun için. Daha sonra gelen vasat bir sağ açık evresi ve şimdi de çift forvet denemesi onun verimini oldukça düşürdü. Kanımca böylesine formdaki bir Sow'u kesmek yanlış olacaktır, dolayısıyla Kuyt top almak için bu kadar gerilere gelmeden, zaten iyi işleyen kanatlarda da çok topla buluşmadan kaleye daha yakın ve arkası dönük topla buluşmalı. Özellikle ikinci yarı Meirelles'in yokluğunda forma şansı bulan Selçuk'un gömülü oyunu sonucu Kuyt'un orta sahaya daha da yakın oynamak zorunda kalması Hollandalı'nın performansını dibe vurdurdu dün gece. Aykut Kocaman duruma acilen bir çözüm getirmeli.

Caner Erkin harikulade futbol oynamaya devam etse de dün soldan kendi becerisiyle yarattığı iki pozisyonda kullandığı yanlış tercihler takıma büyük zarar verdi ve Caner'in mental eksikliklerinin devam ettiğini de gözler önüne serdi.
 

Son olarak neticeye baktığımızda hücumda eskiye oranla çok daha kreatif bir Bursaspor görmekteyiz, fakat buna paralel olarak Ertuğrul Hoca'nın yaratmış olduğu keyif veren muazzam takım savunmasının yerinde yeller esmekte. Oyunun büyük bölümünde orta sahayı boğucu futboluyla rakibe zindan eden Timsahların dün orta alanı Fenerbahçe'ye teslim etmesi Ertuğrul Hoca ve kurmayları açısından endişe vericiydi. Fenerbahçe tarafına baktığımızda Alex'siz oynamaya çabuk adapte olmaları ve takım içindeki birlikteliğin dışarıya yansıması sonucu tüm camianın tek yumruk olma yolunda adımlar atması rakiplere kesinlikle korku salmalı. Fenerbahçe bu şekilde oynamaya devam eder ve çoğu tercihini doğru bulmadığım Aykut Kocaman yasaklarından kurtulursa, takımın geleceği son derece parlak görünüyor.